Dua

Gönderen: Deicidedua_2008_image2

Müminler neden dua ederler?

İslam’da ve diğer tektanrılı dinlerde, Allah’ın sonsuz kudret sahibi ve her şeyi bilen ve iyi ve kötü de içinde olmak üzere tüm nesneleri ve olayları yaratan tek ve biricik varlık olduğuna inanılır. Bu inancın mantıksal sonucu, Allah’ın dünyada olup biten her şeyi önceden en ince ayrıntılarına kadar planlamış olmasıdır. Dolayısıyla gelecekte yaşayacağımız her şey biz bilmesek de onun bilgisi ve iradesi içindedir bu inanca göre.

Peki bu durumda dua etmenin ne anlamı var? Dua yukarıdaki açıklamaya göre, Allah’ın belirlediği kadere insanın kendi iradesiyle müdahale etmek istemesi değil midir? Örneğin Allah’a hasta çocuğunu iyileştirmesi için dua eden bir Müslüman ilerideki olayların Allah nasıl planladıysa zaten öyle olacağının farkında değil midir? Bir anlamda Allah’tan kendi çocuğu için planlarını değiştirmesini istemiş olmuyor mu? Müminin dua etmekle söylemek istediği şey “Allahım sen geleceği şu ya da bu şekilde planlamış olabilirsin, ama bunu öyle yapma da benim işime gelen şu şekilde yap” değil midir? Oysa, tanımı gereği Allah’ın belirlediği olayların bir hikmeti, yani insanların anlayamayacağı bir amacı olduğuna inanılmak zorundadır. Bu durumda, bir mümin, başta kötü gibi görünen bir olayın da bu ilahi planın bir parçası olduğu için, Allah’ın rahman ve rahim sıfatı gereği, bu olayın sonucunda canından bile çok sevdiği çocuğunun ölümü bile olsa, aslında hayırlı olduğuna iman etmelidir. Bu bakımdan, Allah’tan bu yazgıyı değiştirmesini istemenin, onun iradesinin sonucunu beğenmemek, kendi sınırlı aklınca, O’na akıl vermeye kalkışmak anlamına geleceği, bu iman esaslarının mantıksal bir sonucudur. Dolayısıyla dinin vazgeçilmez iman esaslarını kabul ettiğinde mümine düşen, dua ederek kendi sınırlı aciz aklına göre, kendisi için hayırlı olacağını sandığı şeyleri dilemek değil, Allah geleceği nasıl takdir ettiyse, tevekkülle ona razı olmak olmalıdır. Bu noktada, tanıdığım bir kadıncağızın arka arkaya üçüncü çocuğunu kaybedip, aklını da kaçırdığının ertesi günü davetli olduğu düğünde hiçbir şey olmamış gibi, üstelik her zamankini de aşan marazi bir neşeyle oynamasını kınayanlara söylediklerini anımsıyorum; “neden üzüleyim ki, Allah verdi, Allah aldı, elbet bir bildiği vardır; üstelik oğlum şimdi cennette, onun için seviniyorum” demiş zavallı… Tevekkülün ötesinde böyle bir davranışın ancak aklını kaçırmış birinden beklenebileceği, örnekteki kadına da ancak acınabileceği sanırım herkes için açıktır. Oysa kadıncağızın davranışı, imanıyla tam bir tutarlılık içindedir.

Aslında, olup bitmiş şeyleri tevekkülle karşılamak gerektiği her mümin için çok açıktır. Oysa başına gelen her türlü belayı Allah’ın takdiri diyerek umarsızca kabullenen mümin, söz konusu olan geçmiş değil de gelecek olunca, kendisine önceden biçilmiş kaderin her türlü sonucunu baştan kabullenmeyi bir yana bırakır ve duaya sarılır.

Öte yandan, yine din inancı gereği, Allah iradesinin mutlaklığı konusunda son derece hassastır ve iradesini asla kimseyle paylaşmaz. Dolayısıyla dua ederek Allah’ın başta tayin ettiği geleceği değiştirmek için onu ikna etmeye çalışmak, zaten boş bir çaba olduğu kadar, aynı zamanda onun iradesini, kendi sınırlı iradesiyle paylaşmaya kalkışmak olduğundan, tutarlılık gereği bir tür şirk sayılmalıdır ki bu da günahların en büyüğüdür!…

Bu argümana karşı, “müminin dua edip etmeyeceği de zaten kaderindedir; duayı ona ettiren zaten Allah’tır, bunları da zaten baştan kabul etmiş ya da reddetmiştir” denebilir. O zaman da ortaya döngüsel bir durum çıkar: Allah kendi kendine dua ettirmekte, o duayı da kabul ya da reddetmektedir. Amiyane tabirim affolunursa, kendi çalıp kendi oynamaktadır. Bu karşı argüman, niyet ve istekleri de kapsadığından, cüz-i iradenin reddi demektir. Bunu da hiçbir müminin öne süreceğini sanmıyorum.

Dua sorunsalının ikinci ve daha ince yönü de Allah’ın rahman ve rahim sıfatı ile ilgilidir. Bu nasıl rahman ve rahim Allah’tır ki, insanları kötülükler ve felaketlerden sakınmak için dua bekliyor? Örneğin depremin insanlar için kötü olduğunu bilmiyor mu da engel olmak için müminlerin duasını bekliyor? Gerçekten rahman ve rahim olan kudret sahibi bir varlık insanları kötülükten korumak, sağlık ve mutluluk vermek için kendisine yakarılmasını beklemez. İnsanlar rızklarını ancak yalvararak alabiliyorlarsa yalvarılan varlık nasıl rahman ve rahim olabilir? Üstelik bunun böyle olmadığı, yalvarmayanların ya da gerektiği şekilde yalvarmayanların da nimetlerden yararlandığı açık bir gerçektir. O halde yalvarmak anlamsız değil midir?

Müminler duanın etkinliğine ne kadar inanırlar?

Dua sorunsalının bir başka yönü de bizzat müminlerin duanın etkinliğine gerçekte ne kadar inandıklarıdır. Başı ağrıyan en sofu bir mümin bile, bir tek aspirin almanın, saatlerce edilecek duadan çok daha etkili olduğunu çok iyi bilir! Duaya da zaten ancak çaresiz kalındığında, ya da ek bir önlem olarak başvurulur. Ayrıca dua ile arzulanan gerçekleştiğinde bu Allah’tan bilinir, yapılan duaya yorulur; oysa kabul edilmeyen dualardan kimse söz etmek istemez. Duaların ne kadar etkili olduğunu ölçmenin nesnel ölçütlerini bugüne değin düşünen mümin çıkmamıştır. Mümin duasının kabul edileceğini ummakla yetinir, duada olmasını istediği şey olmayınca da dua etmenin gerçekte yararsız bir çaba olduğunu hiç aklına getirmez, ki bunun da kendini kandırmaktan ne kadar farklı olduğunu kimse söyleyemez.

Aslında duaların etkinliğinin sınanması için tarihsel olgular elimizdedir. Milyonlarca Müslüman geçmişte içtenlikle, aynı zamanda halifeleri olan padişahlarının çok yaşaması için dua etmiştir. Milyonlarca İngiliz de tarih boyunca kraliçeleri için dua etmektedirler. Oysa padişahların ve kraliçelerin yaşam süreleri ile aynı dönemde yaşamış eşdeğer zenginlikteki kesimlere üye soyluların yaşam sürelerini karşılaştırmak, sanırım kimsenin aklına gelmemiştir. Böyle bir araştırma yapılıp sözü edilen kişilerin ortalamadan anlamlı bir şekilde uzun yaşadığı ortaya çıkarsa, edilen dualarla yaşam süresi arasında bir korelasyon olduğunu ben şahsen kabule hazırım. Ancak acaba hangi mümin böyle bir korelasyon ortaya çıkmadığında duanın etkinliğine ilişkin inancından vazgeçecektir?

Burada bir deney önermek istiyorum: yüzer kişilik iki ayrı kolera hastası grubundan birine günde iki kez 500 mg tetrasiklin verilsin, öbür gruba da nefesi en kuvvetli hocalar sabahtan akşama kadar Kur’an okusun ve iyileşmeleri için dua etsin. Plasebo etkisini (yani hastanın iyileşeceğine olan inancının sağladığı ek iyileştirme etkisini) gözlem sonuçlarından kaldırmak için de, birinci gruba sahte hocalar sahte Kur’an okuyup, sahte dualar etsin; ikinci gruba da, gerçek hocaların edeceği duaya ek olarak, sadece şeker içeren sahte haplar verilsin. Hatta hem sahte duaların okunacağı, hem de sahte ilaçların verileceği bir üçüncü kontrol grubu oluşturulabilir… Şimdi soruyorum: bu üç gruptan hangisinde daha yüksek iyileşme oranı beklersiniz?

Bu deney önerisine gelebilecek bir eleştiri, Allah’ın sünnetullah ilkesi gereği, alınabilecek bilinen somut, nesnel önlemler alınmadan edilecek kuru duaları kabul etmeyeceğidir. Bu argümanın tehlikeli bir yönü vardır: yine sünnetullah ilkesi gereği, nesnel koşullar sağlandığında hasta zaten iyileşecektir; o halde, maddi önlemler alındıysa, dua etmeye gerek yoktur! Bunu bir müminin içine sindirebileceğini sanmıyorum. Bunun dışında, “hem önlem alınsın, hem de dua edilsin” denebilir. Yine aynı gerekçeyle çürütülebilecek bu argümana karşı, yukarıdaki deney, ikinci gruba plasebo yerine, gerçek ilaç verilerek değiştirilebilir. Gerçek ilaç verilip sahte dua okunan birinci grupla, gerçek ilaç verilip gerçek dua okunan ikinci grup arasındaki iyileşme oranı farkı, duanın etkinliğini ölçecektir.

Deneye, “dua deney ve gözleme konu edilemez” diyerek ilkesel bir karşı çıkış olabilir. Bu durumda da bu iddia sahiplerine, din ile bilimin çelişmeyeceği yolundaki öbür savlarını anımsatmak isterim. Bilim, bir ilacın etkinliğini, bir yöntemin geçerliliğini, bir kuramın doğruluğunu test etmek için mutlaka yukarıda betimlediğim biçimde deney ve gözlem yapar. Bilim, bir şeyin geçerli olup olmadığını, ancak deney ve gözlem sonuçlarıyla yanlışlanmıyorsa onaylayacaktır. Daha da ötesi, ortaya bir kuram atan bir bilim adamı, kuramın hangi somut durumda yanlışlanabileceğini açıkça tanımlamalı, kuramının çürütülmesi için hangi deneyin yapılıp ne sonuç alınması gerektiğini öngörmek zorundadır. Yanlışlama olanağı bulunmayan hiçbir önerme bilimsel değildir. Buna yanlışlanabilirlik ilkesi adı verilir. Dolayısıyla, “Allah yapılan duaların karşılığını verir” önermesini bilimin kabul edebilmesi için, yukarıda önerdiğim gibi, ya da onun benzeri bir deneyin yapılması gerekir. Böyle bir deney yapılmadığında, ilgili önerme, bilimsel açıdan anlamsız bir önerme olacaktır. Bilim söz konusu deneyi yapıp ilgisiz sonuçlarla karşılaşıyorsa da önermenin doğruluğunu reddedecektir. Oysa dinsel açıdan böyle bir deney büyük bir saygısızlık olarak en başından şiddetle reddedileceği gibi, kazara kabul edilip deney yapılarak ilgisiz sonuçlar elde edilse bile, bunun da imtihanın bir parçası olarak değerlendirilip, duanın etkin olduğu yolundaki önermeye sorgusuz iman edilmeye devam edilmesi gerekmektedir. Bilimsel bir önermeyi yanlışladığınızda bilim adamı olmaktan çıkmazsınız; oysa dinsel bir önermeyi reddettiğinizde mümin olmaktan çıkarsınız. İşte din ve bilim arasındaki uzlaşmaz çelişki buradadır…

Gerçekleşmesi olanaksız dualar neden edilmez?

Olmayacak duaya amin denmeyeceğini her mümin bilir. Peki ama neden? Allah indinde, olmayacak olay diye bir şey var mıdır? Allah, tanımı gereği mutlak kudret sahibidir. Onun için olmaz diye bir şey yoktur. O olmazı olur kılabilendir. Olanaksız denen şeyler, yetenekleri ve gücü sınırlı, biz aciz yaratıklar için olanaksızdır.

Ancak yine de kimse yitirdiği kolunun bacağının yerine gelmesi, ölen çocuğunun tekrar dirilmesi, gökten para yağması, bir atmosfer basınç altında yapacağı deneyde suyun yüz santigrat derecede değil de yüz elli derecede kaynaması ve benzeri şeyler için dua etmez.

Çok, ama çok ilginç bir nokta da, duaların her zaman geleceğe yönelik olmasına karşın, asla geçmişe yönelik duaların edilmemesidir. Allah’ın zamandan muaf olduğu, onun için geçmiş ve gelecek arasında bir fark olmadığı söylenir. Dolayısıyla, olmuş bir olayı olmamış, olmamış bir olayı olmuş kılabilir ve bütün sonuçlarıyla zamanı yeniden biçimlendirebilir. Bir müminin buna inanması, tutarlılığı gereğidir. Ama yine de hiçbir mümin depremin olmamış olmasını, kaldığı sınavını vermiş olmasını, tuttuğu takımın yenilmiş değil, yenmiş olmasını Allah’tan asla dilemez.

Aslında yukarıda söylediğime karşı çok güçlü bir argüman vardır: Böyle dualar edilmiş ve Allah da kabul etmiş olabilir. Bu durumda Allah duayı kabul edip, ilgili olayı tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırarak, yerine olması niyaz edilen olayı tüm sonuçlarıyla koyduğunda, ilgili dua da ortadan kalkacak; bu durumda kimse ettiği duayı bile anımsamayacaktır. Ancak, bu güzel karşı argüman aynı derecede güzel bir argümanla çürütülebilir: geleceğe yönelik dualarda olduğu kadar, geçmişe yönelik dualarda da kabul edilmeyenler vardır. Kabul edilenleri anımsamıyor olsak bile, kabul edilmeyenleri anımsıyor olurduk. Oysa kimse böyle bir duasını anımsamıyor. Geçmişe yönelik edilmiş duaların hepsinin birden kabul edilmiş olduğunu düşünemeyeceğimize göre, o halde hiç kimse geçmişe yönelik dua etmez. Allah’tan fizik ötesi her türlü mucizenin beklenebileceğini kabul eden hiçbir mümin, Allah’ın böyle bir mucizeyi gerçekleştire(bile)ceğini ummaz. Dolayısıyla hiçbir müminin Allah’ın mutlak kudretine imanı tam sayılamaz.

Önceki yazımda değindiğim sünnetullah ilkesi, yukarıda sözünü ettiğim durumlara karşı savunulabilir: Allah evreni koyduğu kurallar aracılığıyla yönetmektedir. Kopan kolun yerine yenisinin gelmeyeceği, ölenin bu dünyada bir daha dirilmeyeceği, suyun bir atmosfer basınç altında yüz derecede kaynayacağı onun yasasıdır. Dolayısıyla bu yasalara aykırı dualar baştan kabul edilmemeye mahkumdur. Bu demektir ki, gerçekleşmesi olanaksız olan şeyler, O yapamadığı için değil, yapmayı adet edinmediği için olanaksızdır.

Bu açıklama güzel bir açıklama, üstelik bilimin bulduğu yasaların evrenselliğini de açıklaması dolayısıyla dini bilimle de çelişmez kılan bir açıklama gibi duruyor, öyle değil mi? Oysa buna karşı çok güçlü bir argüman var: Allah dünyadaki her şeyi bir yasaya bağlamışsa ve asla o yasanın dışına çıkmıyorsa, o zaman onun ne zaman ne yapacağını, iradesinin nasıl tecelli edeceğini, en azından ilkesel olarak bilebiliriz demektir. Bu ise, Allah’ın iradesinin özgür olmadığı anlamına gelir. Allah şu şekilde yapar ve onun dışına çıkmaz demek, ona zorunluluk atfetmektir. Bu ise, bir müminin kastedebileceği en son şeydir.

Üstelik sünnetullah ilkesi, duayı açıklamaktan çok, onun anlamsızlığını vurgular. Allah dünyada olanları kendi koyduğu yasalar uyarınca yapıyorsa, bize olabilir gibi gelen olaylara ilişkin duaları neden kaale alsın ki? Suyun bir atmosfer altında yüz santigrat derecede kaynaması olgusu onun koyduğu bir yasa dolayısıyla zorunlu olduğundan, nefesimizi dua ederek ne kadar tüketirsek tüketelim, bunun tersi bir sonuç veren bir deneyi asla gözlemleyemeyeceğimiz kesin ise, bir hastalığın iyileşip iyileşmeyeceği de yine onun koyduğu yasalara bağlı olduğundan, hastanın iyileşmesi için dua etmek anlamsız olmayacak mıdır? Yine piyangonun topları onun koyduğu yasalar uyarınca hareket ettiğine göre, biletine büyük ikramiye çıkması için dua eden bir müminin çabası boşuna değil midir? (Bu son örneğin kumarın haram olması, piyangonun da kumar sayılması dolayısıyla iman ile bağdaşmayacağını ben de biliyorum, ama buna benzer, haram içermeyen başka örnekler de verilebilir.) Müminler, sonucu kendileri için belirsiz olan, ama kendi çıkarlarına uygun sonuçlanma olasılığı gördükleri durumlar için dua ederler. Ancak, bir olayın olma olasılığının olup olmaması, biz yetenekleri sınırlı aciz kullar için söz konusudur. Oysa o olayın olup olmayacağı Allah için kesindir! Olup bitmiş bir olayla, olacak bir olayın arasında onun açısından hiçbir fark yoktur. Yoksa buna inanmayan müminler de mi var?

Aslında olanaksız durumlar için de dua edilir: Sınav kağıdını veren bir mümin öğrenci, sınav sonucunu öğreninceye kadar dua etmeye devam eder. Mümin bir taraftar, takımının oynanıp bitmiş, ama izleyemediği, sonucunu da henüz bilmediği maçının skorunu öğrenmek için radyoyu açmadan önce dua etmeyi ihmal etmez! Oysa sınav da, maç da olup bitmiştir. Tek fark, müminlerin sonuçları henüz bilmemesidir. Ama yine de, kendileri görmeden mucizevi bir şeyler oluvermesini, geçmişin değişmesini ummaktan geri kalmazlar. Bunlar ise, çok tipik kendi kendini aldatma vakalarından başka bir şey değildir. Olanaksız dualar argümanına karşı verilecek bu örnekler, yukarıdaki uslamlamaları geçersiz kılmak bir yana, dua etmenin kendini kandırmak ve umarsızca geçici bir huzur bulma çabasından başka bir şey olmadığı savını güçlendirecektir.

Dua, gösterdiğimiz gibi, gerek dinlerin öbür akideleriyle, gerekse somut nesnel olgularla açıkça çelişir. Ama doğası gereği her biri bir çelişkiler yumağı olan hiçbir din duasız edemez. Bu bir tür doğal seçilimin sonucudur. Müminlerini dua etme olanağından ve Allah’a yalvararak olayları kendi isteklerine uygun olarak değiştirme fırsatı tanıma yanılsamasından yoksun bırakan hiçbir din, öteki dinlerle rekabet edemez. Böyle bir din, yayılma olasılığını en başından sıfırlayan bir dindir. İçinde dua olmayan bir din tarihte bir şekilde ortaya çıktıysa bile, müminlerinin manevi gereksinimlerini karşılayamadığından yok olup gitmiştir.

Bu yazı Ateistforum’dan alınmıştır.Foruma gitmek için burayı tıkla !

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: