Varlığın kökeni?

portal.ateizm2.org’ dan alıntı
Tarih: 22.05.2004 Saat: 07:10 Gönderen: mantik

İnancın kaynağının akıl, mantık, bilim, vs. değil sadece psikolojik şartlanmalar olduğunu hep söylüyoruz. İnançlılar akıl ve mantık yoluyla inandıklarını düşünmek isterler ama inançlarının asıl kökeni toplumdan ve güvenilir kişilerden hazır aldıkları bilgilerdir. (Bu bilgilere olan güvenleridir). Fakat insan zihni sorgulayıcı olduğu için, bu bilgilerin akıl ve mantık süzgecinden şöyle bir geçirildiğinde akla yatması ve mantıklı görünmeleri gerekir. Tümü ayrıntılı mantıksal analizde parça parça olur ama önemli olan bu değildir ve zaten ortalama insan ayrıntılı mantıksal ve felsefi analizlere girmeyeceği için önemli olan bu inançların sağlam dayanakları olduğu illüzyonunu yaratmaktır.

Bu ise genellikle zihinlere yerleştirilen fikirsel şartlanmalarla gerçekleştirilir. İnsanoğlu düşünmeye belli kabul noktalarından başlar. O noktaları sorgulamaz. Her şeyi o noktalar üzerine inşa eder.

İste işin özü ve yanlış fikirlere zihinleri inandırmanın temeli, yanlış fikirlerin dayanağını bu kabullerin içine gizlemektir.

Bunun benim gözümde en güzel örneklerinden biri “Varlık”ın açıklanmasıdır.

Felsefeye aşinalığı olmayan insan bu konulara fazla kafa yormadığından, toplumdan öğrendiği sekliyle, varlığı “tuhaf”, “doğaüstü”, “yapay” ve “açıklanması gereken” bir şey olarak görür. “Yokluk” ona göre doğaldır, başlangıçta olması gereken durumdur, fakat “varlık” yapaydır. Açıklanması gereken, sonradan meydana çıkmış olması gereken bir şeydir.

İnançlıların “Peki Allah yoksa bizi kim yarattı”, vs. tarzındaki sorularının kökeninde de bu şartlanma vardır. Ateizmin mantıksız ve mümkün olmayan bir şey olduğunu düşünenlerin çoğunun çıkış noktası bu illüzyonun beyinlerini köreltmesidir. Bu yüzden sağlıklı bir beynin ateist olamayacağını düşünür bu kişiler. Halbuki bu konuda sağlıklı düşünmeyen beyin kendilerininkidir.

Çünkü tam tersi “varlık” daha temel, daha doğal bir durumdur, ve “yokluk” açıklanması gereken bir şeydir. Varlık varken yokluğu anlayabilir ve tanımlayabilirsiniz. Fakat hiç birşey yokken ne varlığı, ne yokluğu tanımlayamazsınız. Yani kısacası, varlık daha bile temel bir durumdur bir bakıma. Ya da daha doğrusu, şöyle demek daha uygun, varlık ve yokluk diyalektik bir bütündür ve biri olmadan diğeri anlamsızlaşır.

Nitekim bu sebeple, insanlığın düşünce tarihinde “yaratılma” fikri (yani yoktan var edilme) nispeten daha yeni bir kavramdır. (Birkaç bin yıllık). Ondan önce daha çok bir şeyden başka bir şeye dönüşme vardır eski mitolojilerde, inançlarda. Çünkü doğal olan ve çevrede görülen durum budur. Hiç kimse durup dururken bir şeyin kendiliğinden yoktan ortaya çıktığına tanık olmaz günlük hayatında. Böyle bir düşünce, yüksek düzeyde bir soyutlama gerektirir ve bu yüzden örneklerini doğadan alan insan zihninin doğal olarak bir çırpıda ulaşacağı bir sonuç değildir.

Böyle bir şeyin mümkün olduğunu düşünmek belli bir zihinsel şartlanma gerektirir. Çünkü zihin normal koşullarda böyle bir şeyin örneğini görmez. Doğada her şey bir şeyin başka bir şeye dönüşmesidir. Bu prensip, artık günümüzde madde ve enerjinin korunumu gibi ilkelerle bilime de yerleşmiştir. İlkel bakış açıları bakımından düşünüldüğünde, doğada tek tuk nereden geldiği belli olmayan oluşumların ortaya çıktığı durumlarda bunların neyin neye dönüşmesi sonucu oluştuğu biraz kafa karıştırsa ve şaşkınlık yaratsa da, ilkel insanlardan itibaren, normal olarak her şeyi başka bir şeyin ona dönüşmesiyle açıklamak esastır. Örneğin, ilk insanlar çocukların neden oluştuğunu çözmekte uzun sure zorluk çekmişlerdir. (Cinsel ilişki ile çocuğun doğması arasında 9 aylık bir sure olduğundan, bu ikisi arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay olmamış ilkel topluluklarda). Çocuk neredeyse, durup dururken, kendiliğinden annesinin karnında peydahlanan bir şey gibi gözükmüştür insanlara. Fakat, bir şeyin kendiliğinden değil, ancak başka bir şeyin sebep olmasıyla ve onun dönüşmesiyle oluşması gerektiği, tüm örneğini doğadan alan “ampirik” insan zihinlerine öyle bir yerleşmiştir ki, onu bile örneğin pek çok kültür “rüzgar” ile açıklamıştır. Bugün bile, okyanusyadaki adalarda yaşayan pek çok ilkel kabilede rüzgarın getirdiği çocuklardan bahsedilir. Ya da besin olarak yenilen şeylerle, vs. açıklanmıştır. Yani doğal sebeplere bağlanmaya çalışılmıştır.

Ne zamandır ki, insanoğlu soyutlama yeteneğini geliştirmiş ve matematik gibi bilimleri ilkel sekliyle bile olsa icat etmeye başlamış doğayı algılayışını geliştirmiştir, iste ondan sonra doğada doğrudan örneği olmayan fikirler de kolayca ortaya çıkmaya ve kabul görmeye başlamıştır. “Yoktan var edilme” veya “yaratılma” bunlardan biridir.

Bu kavram tek Tanrılı dinlerin bir icadıdır. (Daha doğrusu, tek tanrılı dinlerden önce bu fikir yavaş yavaş dönemin filozofları tarafından geliştirilmiştir ve kendisine bazı kayıtlarda rastlanmaktadır, fakat yaygınlaşması tek Tanrılı dinlerledir). Zamanla tek Tanrılı dinler, toplum düzenlemesi, insanların kontrolü ve yönetimi gibi konularda sağladıkları başarı sayesinde, insanların beyinlerine de çok sağlam bir şekilde girmiş ve örneğin varlığın tuhaf olduğu ve açıklanması gerektiği gibi fikirleri insanların zihnine sokmuştur.

Peki günümüzde kuantum fiziğinde de sözü edilen, boşluğun pozitif ve negatif enerjiye ayrışması, vs. gibi fikirler de varlığı yokluk yoluyla açıklama girişimleri değil midir?

varlığı “boşluk”tan ortaya çıkartan çeşitli açıklamaların bilincindeyim elbette. Fakat adına ister “vakum” densin, ister “absolute zero” densin, ister başka bir şey. Benim bakış açıma göre buna yine de “yokluk” diyemeyiz. Vakumun pozitif ve negatif varlığın birleşmesinden ibaret olduğunu söylemek, zaten varlığı baştan kabul etmektir. Vakum var demek, yokluk var demek değildir. O zaman akla “Peki, vakum neden vardır?” sorusu gelmez mi? Hele de yokluğu zıt kutuplu iki varlığın birleşimi olarak tanımlamak, zaten varlığı da bastan kabul etmek ve yokluğun içine dahil etmek değil midir?

Benim anlatmaya çalıştığım, “yokluk”un default durum olduğu ve varlığın ondan türetilmesi gerektiğinin geçersiz bir kabul olduğudur. Bunu iki gerekçeye dayandırıyorum. 1) varlık ve yokluk durumlarının birini default durum kabul etmeye bizi itecek mantıksal bir gerekçe olmaması, yani varlığın da kendi başına en azından yokluk kadar geçerli ve temel bir durum olması, 2) Zaten ne varlığın, ne yokluğun, diğeri olmadan tek başına tahayyül edilememesi. Yani bunların aslında birbirlerine bağlı diyalektik bir bütün olduğu, dolayısıyla da aslında mutlak yokluk diye bir şeyin tanımlanamayacağı.

Felsefenin ontoloji (varlıkbilim) alanı bu konularda kafa yorar. Bilim adamlarının bazılarının da diğer insanların şartlanmasına benzer şekilde varlığı yokluktan çıkartmaya çalışmaları ve yokluğu daha temel durum görmeleri bana göre bir hatadır. Onların felsefi alandaki eksikliklerinin bir göstergesidir. Bu konulara filozoflar yeterince kafa yormuşlardır ve varlık ve yokluğun tamamen birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı varolamayacağı günümüzde artık açıktır. Bilim adamlarının varlığı yokluktan ortaya çıkan bir şey olarak tanımlayanları çifte hata yapmaktadır. Hem yokluğu daha temel durum görerek, hem de vakumu yokluk zannederek. Ki aslında, günümüz bilimsel yorumuna göre bile, vakum sonsuz boşluk değildir. Boşlukta kuantum dalgalanmaları vardır. Yani günümüzün bilimsel yorumundaki boşluk aslında yine de mutlak boşluk değildir. Ki mutlak boşluk olsaydı bile, yukarıda dediğim gibi boşluk ile yokluk ille de ayni şey değildir. (Bu biraz da tanıma bağlıdır. yokluğu boşluk olarak tanımlarsanız, vakum da yokluk olur elbette. Fakat felsefedeki “yokluk” ile, bilimdeki “boşluk” aynı şey değildir. Çünkü bilimdeki boşlukta en azından bir “mekan” vardır. “Boyut” vardır).

Kısacası, varlık ve yokluğun birini öncelikli görmek ve diğerini ondan çıkarmaya çalışmak boş bir çabadır. Varlık ve yokluk diyalektik bir bütündür. Varlığı yokluk yoluyla açıklamaya çalışmak gereksiz olduğu gibi zaten mümkün de değildir. Bunu yapmaya çalışan her düşünce, farkında olarak ya da olmayarak, aslında varlığın da varolduğu kabulü altında yorum yapmaktadır.

Varlık kavramından kaçış yoktur. Varlığı yokluktan öncelikli değilse bile, en azından ona eşdeğer görmek mümkün olan tek açıklamadır. Nitekim farkında olarak ya da olmayarak, zaten bu yapılmaktadır.

Yani Tanrı’ya “varlık” kavramını açıklamak gayesiyle inanmak geçersiz bir şartlanmadır. Tanrı kanıtlarından “varlık” delili tamamen şartlanma ürünü, geçersiz bir delildir. Diğer deliller (yani kozmolojik veya teleolojik deliller, vs) ayrı konudur ki zaten onlara da yeri geldiğince bol bol değiniyoruz.

Bu yazı Ateistforum’dan alınmıştır.Foruma gitmek için burayı tıkla !

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: